Pazar

Aktivite Anlaşması ve dahası...

Onlarca mail attık birbirimize. Önce tebrik mailleri geldi. Cevaben teşekkürler edildi. "Ah çok mutluyuz, çok güzel olacağından eminiz" cümleleri... Her şey pek güzel, keyifler çok yerinde. İyi de kimdi bu kurumlar ve insanlar? Kafalar biraz karıştı, bi özet geçelim.

Efendim, AGH projelerinde genellikle ev sahibi kuruluş, gönderen kuruluş ve gönüllü olmak üzere 3 taraf olur. Ancak benim projemde bir de koordine eden kuruluş var. (Bu da mümkün) Şöyle açıklayayım; daha evvel adı geçen Asociación Juvenil Intercambia aslında projeyi "koordine eden kuruluş" gönderen kuruluşum, yine daha evvel adı geçen Toplum Gönüllüleri Vakfı (TOG), AGH gönüllüsü bendeniz Seval ve gönüllülük yapacağım okul, yani ev sahibi kuruluşum; Santa María de los Ángeles...

Yukarıda bahsettiğim tebrik  ve teşekkür maillerinden hemen sonra Intercambia ve TOG yetkilileri proje için gerekli belgeleri birbirlerinden talep etmeye ve hazırlamaya başladılar. Bu kısımda çok aktif olmama gerek kalmadı. Sadece yazışmaları takip etmek ve varsa gerekli hatırlatmaları yapmak yeterli oldu. Kurumlar zaman zaman birden çok gence gönderen kuruluş olabiliyorlar. Hal böyle olunca da yoğunlukları artıyor. Bu sebepten, gözden kaçmalar, bekletmeler mümkün. Panik olmaya lüzum yok elbette. Ama bu bahsettiğim hatırlatmalar hayati olabiliyor işte.

"Bunca hazırlık niye?, Ne işe yarayacak bu belgeler?" diyebilirsiniz. Benim bir projeye kabul edilmem yeterli değil. Ev sahibi kuruluşun ülkesindeki Ulusal Ajans (UA)'a proje başvurusunda bulunması ve kabul alması gerekiyor. Kurumlar şartlara uygun proje başvurusu yaptıkları taktirde UA'lar genellikle olumsuz cevap vermiyor deniliyor. Ama yine de gönüllü için başka bir heyecanlı bekleyiş de bu oluyor kanımca.

Velhasıl kelam UA'ya başvurunun yapılması için tüm belgelerin hazır edilmesi gerekiyor. Dedim ya bu kısımda AGH gönüllüsü olarak bize temel olarak kurumların bizden istedikleri bilgileri vaktinde, doğru bir şekilde ulaştırmak düşüyor. Ve tabi çok önemli olduğunu bildiğim ve inandığım AKTİVİTE ANLAŞMASI mevzusu var (Haydi buna da kısaca AA diyelim bundan sonra).

AA, AGH gönüllüsünün proje boyunca ne iş yapacağını, haftanın kaç günü kaç saat çalışacağını, nerede konaklayacağını, kaç avro cep harçlığı ve yemek parası alacağını, dil kursu detaylarını ve ayrıca ev sahibi ve gönderen kuruluşun hak, yükümlülük ve sorumluluklarını gösteren bir sözleşmedir. Ve tarafların imzalaması gerekir.

"Aman" demişlerdi bu işi bilenler "AA'yı cümle cümle oku, anla, kafana takılanları sor, eklemeyi unuttuklarını mutlaka eklet, muğlak hiç birşey kalmasın, her şey net olsun". Ben de öyle yaptım. Bir gün "Ekte AA'yı bulabilirsiniz, sizin için de uygun ise imzalayıp gönderir misiniz?" mailinin üzerine onlarca soru sordum.

Öncelikle çalışacağım gün ve saatlerin net olmasını istiyordum. (Türk Ulusal Ajansı'nın internet sayfasından şu bilgiye ulaşabilirsiniz: "AGH esnasında haftada en fazla 35 saat çalışmanız gerekli. Haftada 4-5 saatlik dil eğitimi de bu sürenin içerisindedir. Bunun dışında kalan zamanlarınız size aittir") Örneğin bana gönderdikleri programda günde 2 saat "Kütüphane" yazıyordu. Bu kısmı açıklamalarını istedim. Yani kütüphanede ne yapacaktım? Sorumun üzerine o kısmı 1 saate düşürüp "öğle arası" olarak değiştirdiler.

Görevlerimin net olmasını istiyordum. Çalışacağım hedef kitle ne idi? Ben çok duydum "Gençlerle çalışacaktım aslında ama çocuk projesinde de gönüllük yapmamı istediler" diyenleri. Veya tersi... Veya gitmeden önce haberdar olmadığınız bir işi yapmanızı bekleyebilirler. Ben de bunun kaygısıyla ince eliyor sık dokuyordum. Ha, elbette değişiklikler olacaktır uygulamada, bu zaten kabulüm. Ancak herhangi bir çatışma durumunda hakkımı arayabileceğim yazılı/imzalı bir belgenin olması önemli, tek derdim bundandı.

İşte bu kaygıdan ve temkinli davranmak istememden ötürü onlarca soru sordum kuruluşuma. Bunların bir kısmını bilgilenmek amacıyla sordum, bir kısmını ise AA'da bulunmasını istediğim için. Nasıl sorulardı bunlar? "Malaga nasıl bir şehir?, Çalışacağım okul nasıl bir okul?, Benden başka AGH gönüllüsü olacak mı?, Kimlerle çalışacağım?, Nerede kalacağım?, Kendime özel odam olacak mı yoksa birileriyle odayı paylaşmak durumunda kalacak mıyım?, Kalacağım evde kedi/köpek var mı? (Bu soruyu da sordum evet. N'apabilirim, istemiyorum:)), Evde ve işte internet bağlantısı var mı?, İspanyolca kursum kaç ay sürecek, kimden alacağım?, Şehir içi ulaşımımı karşılayacaklar mı yoksa bisiklet mi verecekler?, İzinlerimi hangi günler kullanabileceğim?, Aylık cep harçlığımı ayın başında mı sonunda mı verecekler?, Paramı elden mi alacağım, banka hesabı mı kullanmalıyım?" ve daha fazlası...

Tüm sorularıma cevap aldıktan ve AA'ya istediğim tüm maddeleri eklettirdikten sonra "Tamamdır" deyip imzalayıp gönderdik.

İşte bu kısımda hakikaten çok şey öğrendim. Zira kurumlar ilk proje duyurusu yaptıklarında proje hakkında çok az bilgi edinebiliyorsunuz. Eğer yeterince soru sormazsanız gitmenize kısa bir süre kala (yani iş işten geçtikten sonra) "Eyvah ben nereye gidiyorum, ne iş yapacağım, nerede kalacağım?" telaşına düşmeniz işten bile değil.

Elbette benim de eksiklerim vardı. Ancak elimden geldiğince daha çok bilgi almaya gayret ettim. Ve bunun için çekinmeden defalarca yazdım. Hatta fotoğraflar istedim. Tabi karşı tarafı da boğmamak önemli, ayarı kaçırmamak lazım. :)

Bu süreçte Intercambia ve Santa Maria da çok titiz ve hassas çalıştılar. Benim için bir INFOPACK hazırlamışlar. Kurumlar, proje, kalacağım ev, yaşayacağım mahalle ve şehir hakkında oldukça detaylı ve görsel olarak zengin bir döküman... Hem bu Infopack hem de okul hakkında gönderdikleri diğer dökümanlar benim için çok yararlı oldu.

Bir de -tüm bunlara- ek olarak kurumların varsa internet siteleri, blog ve facebook sayfalarına bakmak da iyi olabiliyor. En azından fikir veriyor.

Uzun lafın kısası; çokça yazıştık, çalıştık, sorduk soruşturduk, cevapladık ve cevaplandık. Ve Intercambia, eksikleri tamamlayıp, UA'ya proje başvurusunu yaptı.

Her ne kadar olumlu cevap geleceğini tahmin etsek de bir kaç haftalık bekleyiş, en azından benim için, oldukça heyecanlı geçti. "UA projeyi onayladı" maili işte bu yüzden tabi ki yine en çok sevindirdi.

Yeniden bir rahat nefes almıştım. Haydi şimdi sırada VİZE BAŞVURUSU var dediler. Omuzlarımdan kalkan yükün rahatlığından olsa gerek biraz ağırdan aldım önceleri. Halbuki duymuştum da "Vize için acele edin, oyalanmayın, zor bir süreç" laflarını. Aman siz önemseyin, dikkate alın. 

Haziran 2010

Cumartesi

Telefon Mülakatı

Motivasyonu yüksek tutmak mı? Mümkün değil! Yapabildiğim tek şey, ya fena halde heyecanlanmak yada kafamın içinde dönüp duran ve başı sonu olmayan İngilizce cümleleri sıraya sokmaya çalışmaktı.

Telefon mülakatı heyecanı basmıştı çoktan.

Gönderdiğim tüm dokümanların (AGH formu, CV ve Motivasyon Mektubu) çıktısını aldım. Neden mi? Baya bildiğiniz sınava hazırlanır gibi defalarca okudum hepsini, altını çizdim, sorabileceklerini düşündüğüm soruları ve tabi ki cevaplarını hazırlamak için. Yaptım da! Yahu gülmeyin ne olur. Şimdi düşününce fazla geliyor tüm bunlar bana da. Ama o günlerde benim için en önemli şey bu idi hayatımda.

Çarşamba günü Türkiye saati ile 13:00'te arayacaklarını söylediler. Öğlen yemeği için dışarı cıktım. Her zaman gittiğim kafede (heyecandan) yemek yiyemeden, habire telefona ve notlarıma bakarak bekledim. Ha bir de kafe çalışanlarına "Yurtdışından çok önemli bir telefon bekliyorum, ben işaret ettiğimde müziğin sesini kısabilir misiniz?" diye de rica da bulundum. :) Sağ olsunlar, kırmadılar. "Seninle mi uğraşacağız" da diyebilirlerdi, değil mi?

Saat 13:00 oldu. Bekliyorum. Heyecanlıyım.

Saat 13:05; henüz aramadılar. 13:15; geciktiler. 13:20; neden geciktiler acaba?, 13:25; eyvah! Ya telefon numaramı yanlış yazdıysam!, 13:30; acaba görüşme bugün bu saatte değil miydi? Yoksa yanlış mı hatırlıyorum?!, 13:40; belki de vazgeçtiler. Ama öyle olsa bile insan nezaketen arar değil mi?!, 13:50; ben mi arasam acaba? 13:50; Yok daha neler Seval! Saçmalama!, 13:55; ne var, ne olur ki arasam. 13:55; Önce gönderen kuruluşumu arayayım bari. 13:58; Onlar da beklemeye devam etmemi öneriyor. 14:00; yok! Daha fazla bekleyemeyeceğim ben arıyorum. 14:01; aradım ama cevap yok. Saat hızla ilerliyordu. Ve nihayet telefon çaldı. 0035... ile başlayan bir numara. Açtım. Bir ses; "Hellooo" diyor.

Ve ben konuşmaya, "Ben de siz aramayınca bir sorun olduğunu düşündüm ve size ulaşmayı denedim ama olmadı" gibi şeyler saçmalayarak başladım. :( Ve cümlemin henüz sonu gelmeden ne gereksiz bir giriş yaptığımı fark edip stres oldum.

Telefondaki kişi, kurumda AGH koordinatörü olarak çalışan Pedro idi ve "Senin için bir sakıncası yoksa, sesini hoparlöre vereceğiz ve görüşmeyi buradaki arkadaşlarla birlikte yapacağız" dedi. "Tabi tabi" dedim hemen, ama bir yandan da kalabalık bir grupla konuşmaya çekiniyordum. Zaten heyecanlıydım, şimdi tam oldu! AGH koordinatöründen başka sesimi duyan bir de mentorum var. Adı Rafa. Ayrıca o sırada kurumda AGH gönüllüsü olan iki genç daha... Hatta hala neci olduğunu tam bilemediğim bir kişi daha. Yani toplam 5 kişi... 

Sorular başladı. "Kısaca kendini tanıtır mısın?, Neden İspanya?, Daha önce yurtdışında yaşadın mı?, İspanyolca biliyor musun?, Projeye ne katabilirsin?" gibi sorular. İyi kötü bir şeyler söyledim işte. Hem heyecan, hem İngilizce stresi hem de 1 değil 5 kişiyle konuşmanın gerginliği... Konuşmanın çok iyi gittiğini söyleyemem. Biraz tutuktum. Tüm bunların üzerine şöyle bir soru geldi. "Sence İspanya'nın gerçekliği nedir? Bu konuyla ilgili bir fikrin var mı?"

Soruyu anlamakta zorlandım. Yani bu kez İngilizce yüzünden değil. Sahiden böyle bir soru sormuş olabilirler mi diye yaşadığım ikilemden ötürü. Ama doğru anlıyordum, "the reality of Spain" diyordu.

Ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Ama saçmaladığım, sessiz kalmaktansa laf kalabalığı yapmayı tercih ettiğim çok netti. Cevabımdan sonra bir sessizlik çöktü. Bir kaç soru daha sordular. Teşekkür ettiler. Bir kaç gün içerisinde haber vereceklerini belirtip kapattılar. Tam "Biz sizi ararız" hesabı işte.

Kafeden çıktım. Önce üzüntü hissettim; başaramamışım gibi bir his, bir iç sıkıntısı. Sonra sinirlenmeye başladım. "Yuh yani" dedim "İş başvurusu yaptım sanki! Bu ne be?! Bu kadar zorlanır mı hiç insan?!" Saydıkça sayıyorum karşı tarafa.

Birden telefonumun yeniden çalmaya başladığını fark ettim. Aynı numara! Elim ayağım birbirine dolandı. Bir kaç soru daha sormak istemişler, müsait miymişim?! Hay Allah...

İkinci görüşme çok daha uzun sürdü. Bu kez ne elimde kağıtlarım ne de kafamda soru ve cevaplarım vardı. Neden bilmiyorum, çok daha rahattım.

Projenin detayları, hedef kitle ile yaşadıkları sorunlar, planladıkları işler hakkında bilgi verip, sorular sordular. Yıllardır bu alanda yaptığım çalışmalardan örnekler verdim. Projelerde deneyip başarısız olduğumuz şeylerden bahsettim. Devamında başka yollar deneyerek hedefe ulaşmanın mümkün olabileceğini anlattım. Somut önerilerde bulundum. Bugüne kadar edindiğim bilgi ve tecrübeleri onların projesinde nasıl kullanabileceğimi anlattım. "Şöyle bir projede gönüllülük yapmıştım, orada şu şu başlıklarda eğitimler aldım, benzer uygulamaları kurumunuzda birlikte yapabiliriz " gibi...

Konuşma boyunca bu kez karşı taraftan da tepkiler aldım. Tek taraflı bir telefon konuşması olmadı yani. Onlardan onaylar şeyler duydukça daha da rahatladım. Uzun uzun konuştum. İngilizce kaygımı unutmuştum bile.

Bu kez iyi bir görüşme olduğundan emindim.

"Senin bize sormak istediğin bir şey var mı?" dediler. Vardı, evet. Ama teknik şeylerdi. Projenin başlangıç tarihi tam olarak neydi?, Nasıl bir yerde kalacaktım?, Kaç gönüllü alacaklardı?, Aktivite Anlaşması'nda neler olacaktı? vb. sorular... Bu yüzden şimdi değil de, kabul edildiğim taktirde sormayı uygun bulduğumu belirttim.

"E iyi" dediler, "Biz seni seçiyoruz"
"Anlamadım. Nasıl yani? E hani bir kaç gün içinde haber verecektiniz?" Yok, vazgeçmişler, beğenmişler, eminlermiş artık. Tecrübelerim, bilgi birikimim, yeteneklerim projeleri için yeterliymiş. Motivasyonumun yüksek olduğunu görebiliyorlarmış. 80'den fazla başvuru formu okuyup, 5 kişiyle telefon mülakatından sonra bende karar kılmışlar. Ben de eminsem, beni seçiyorlarmış. Hemen işlemlere başlayabilirmişiz.

Benim tepkimi tahmin edebilirsiniz herhalde. Çok ama çok sevindim. O ana dek oldukça ciddi bir tavırla konuşan ekip de benimle birlikte gülmeye başladı. Çığlık çığlığa kapattık telefonu.

Hemen arkadaşları aramak lazımdı. Herkese haber vermek istiyordum. Telefonu açanlara "Olduuuuu olduuuu, gidiyorummmm" diyordum.

Sevinç ne güzel bir histi. Bu kez bir sonraki aşamayı düşünmeden sadece seviniyor ve tadını çıkarıyordum.

Bundan sonra ev sahibi kuruluşum Asociación Juvenil Intercambia ve gönderen kuruluşum Toplum Gönüllüleri Vakfı yazışacak, konuşacak ve gerekli işlemler başlatılacaktı.

Bana düşense tüm bu yazışmaları takip etmek, Aktivite Anlaşması denen dokümanın içeriğine hakim ve maddelerinde hemfikir olmak ve tabi ki vize başvurusu yapmaktı.

Ancak bunları düşünecek gün değildi şimdi. Sadece ve sadece sevinmek gerekiyordu. Ve ben de hakkını veriyor, fazlasıyla seviniyordum. Ne de olsa bir mail yağmuruna tutulacaktım çok yakında.

Mart 2010

Salı

İade-i AGH

Baştan söyleyeyim; yazının bazı kısımlarında AGH yapmak isteyenler için (özellikle başvuru aşamasına dair) “Öneriler” bulacaksınız. Göz atmadan gitmeyin derim. 

                                                                     *     *     *

Toplum Gönüllüleri Vakfı’nda (TOG) çalışıyordum. Bir gün “Kültürlerarası Diyalog ve İngilizce/Türkçe Dil Kursu” isminde bir eğitim duyurusu geldi. İngilizce'sini geliştirmek isteyen Türkiye’den gençler ve Türkçe'sini geliştirmek isteyen yurtdışından gençlerin (Her iki grup için de temel düzeyde İngilizce/Türkçe bilmek şartı ile) katılımına açık ve İstanbul’da gerçekleşecek bir eğitim; iki haftalık bir kurs. İngilizce işini hala tam anlamıyla “çözememiş” olduğumdan başvurdum.

İki hafta verimli geçti geçmesine, ama daha güzeli; oradan edindiğim arkadaşlıklar oldu. Bana çok şey katan dostluklar...

Eğitimde tanıştığım ve aynı odayı paylaştığım Polonyalı Agata’yla pek güzel vakit geçirdik. İstanbul’da AGH yapmak istediğini anlatınca eğitim sonrasında TOG’a davet ettim. Gelip ziyaret etti, insanlarla tanıştı, AGH için başvuru yapmak istediğini söyledi. Velhasıl ülkesine döndükten birkaç ay sonra TOG’dan kabul aldı ve bir süre sonra İstanbul’a; TOG’a geldi. En büyük hayallerinden biriydi, haliyle gerçekleşmesine vesile olmak beni de çok mutlu etti. :)

(Bu arada Agata ile arkadaşlığım sayesinde İngilizcem çok hızlı bir şekilde gelişti. Simdi soranlara ne okulda ne kursta öğrendim diyorum İngilizceyi. Yurtdışından arkadaşlıklarım sayesinde gelişti kesinlikle)

Gel zaman git zaman AGH yeniden gündemime girer oldu. İşten sıkıldığım veya iyi bir fırsatı kaçırmak üzere olduğumu düşündüğüm zamanlarda, “Yaşım da geçiyor, ilerde iyice zor olacak AGH yapmak” diye endişelenmeye başladığım veya her şeyden çok sıkılıp da “Ben şöyle uzak bir yerlere kaçsam, biraz kendimle ilgilensem…” dediğim zamanlarda AGH düştü yine aklıma.

O anlarda gelen hissi oturup iyice ölçüp tarttım, anladım ki; niyetim ciddi, almış başını gidiyor. Bana da ayak uydurmak düştü. Birkaç hafta somut bir adım atmamıştım ama eşe dosta “Ben AGH yapmaya karar verdim” demeye başlamıştım.

Bu kez de hevesliydim ama yine harekete geçmeye pek niyetim yok gibi görünüyordu. E, neden olacak? Tabi ki proje bulmak zor geliyordu. Otur yine proje ara, oku, başvur, bekle, cevap gelmesin, yine bekle, heveslen, hevesin kursağında kalsın, üzül, dertlen, yeniden heveslen, bir daha başvur, olumsuz cevap göndersinler, bir daha bir daha… Böyle karamsar bir tablo…

Ben yine sağda solda yarım ağız AGH planlarımdan bahsederken; bu kez Agata; “Ben bilmem ne sayfasını takip ediyorum internette, oraya bir duyuru geldi bu hafta, göndereyim, beğenirsen başvur” dedi.

(Önemli olduğunu düşündüğüm önerimi yazının akısını bozma pahasına işte buraya yazıyorum, hemen simdi. Yazıya kıydım bakınız, o yüzden kulak asın söyleyeceklerime. J

Söyle ki; ilk yazıda yazdığım bir site vardı hani; tüm AGH projelerinin yer aldığı proje veritabanı... Bu site proje aramak için bir araç, evet… Ancak zannımca yeterli değil. Güncel duyuruları takip edebileceğimiz birçok mail grubu, facebook sayfası ve internet sitesi var. Buralara göz atmak işe yarayabilir. Bildiklerimi paylaşıyorum, buyurunuz;     


Bunlardan başka, sizin de bildikleriniz varsa ve dilerseniz yorum kısmına yazabilir, böylece paylaşımı arttırabilirsiniz.)

Agata’dan gelen proje duyurusuna tabiri caizse bu kez hemen atlamadım. Şaşırmayınız. Özellikle bir önceki yazıyı okuyanlara benim için bazı şeylerin değiştiğini yazmam gerekiyor. O zamanlar “İlle de gideceğim” inadıyla her projeye ve ülkeye başvuran Seval yok artık. İsteklerimin bir sınırı var. 1-Gençlik çalışması yapmak istiyorum. (Çocuklar veya yetişkinlerle çalışmayı tercih etmeyeceğim, eminim) 2-Dokuz aylık bir proje arıyorum. (Biliyorum ki; 6 ay kısa, 12 ay uzun benim için) 3-İspanya’ya (ve mümkünse Güney İspanya’ya) gitmek istiyorum.

İyi ki de böyle seçici davranmışım diyorum şimdi. Hiç ilgimi çekmeyen bir ülkede, ilgi alanımın dışında bir işte, uzun süre çalışmak zorunda kaldığımı düşünüyorum da; eminim çok mutsuz olurdum.

Demem o ki; “İlle de olsun” inadından vazgeçmeli insan, salim kafayla düşünebilmeli. “Kendine uygun proje bul” diyenlere hak veriyorum şimdi ve ben de şiddetle bunu öneriyorum AGH yapmak isteyenlere.

Neyse…

Hemen Agata’nın gönderdiği projeyi inceledim. Sıkı durun; Güney İspanya’da Malaga şehrinde, gençlik çalışması yapan bir kurum, 9 aylık projelerine gönüllü arıyor!

Birkaç gün içinde tüm dokümanlarım tarafımca güncel haline getirildi ve başvurum Asociacion Juvenil Intercambia’ya iletildi. Bu kez içimde iyi bir his vardı, olacaktı.

(Öneri; Motivasyon mektubunuza geçmişte yer aldığınız proje ve etkinliklerden fotoğraflar koymak iyi olabilir, bu tarz fotoğraflar vesikalık fotoğraftan daha çok şey söylüyor hakkımızda ve görsellik olumlu etki bırakıyor zannımca)

Yaklaşık bir hafta sonra ilk değerlendirmeyi geçtiğimi ve benimle bir telefon mülakatı yapmak istediklerini söyleyen bir mail aldım. Yihhuuuuuu!!!! :) Havalara uçtum. (Telefon “görüşmesi” yerine “mülakat” demeyi tercih ediyorum. Zira zordu, anlatacağım)

Herhalde yüzümde aptal bir gülümseme olmalı o maili görünce. Hemen Agata’ya haber verdim. Karşılıklı gülüştük. Yıllar öncesini andık birlikte. Sanki bu kez vesile olma sırası ondaydı, olmuştu da. “İade-i AGH” dedik, tesadüflere (aslında hayatta basımıza gelen birçok şeyin “tesadüf”ten daha öte bir anlamı olduğunu bilerek) inandık, yeniden gülüştük. 

Uzun suredir herhangi bir şeye hiç bu kadar sevinmemiştim. Uzun bir yolculuk başlayacak gibiydi. İspanya uzaktan göz kırpıyordu. Bir kaç saat etrafta uçuşarak dolandım, bu habere benimle birlikte sevineceğinden emin olduğum arkadaşlarımı aradım, gülüştük, heyecanlandık, sevindik.

Ancak sevincimin kısa surede endişeye dönüştüğünü söylemeliyim. Telefon mülakatı aklıma takılıyordu. Kim bilir ne soracaklardı. Tamam, İngilizcem epey iyi duruma gelmişti gelmesine ama yine de endişeleniyordum “Ya anlayamayacağım bir şey sorarlarsa?” diye.

Endişeli olduğumu dillendirdikçe elim ayağım daha çok birbirine dolandı. Yapacak bir şey yoktu, mecbur o günün gelmesini bekleyecek ve mümkün olduğunca motivasyonumu(!) yüksek tutacaktım.

Ancak nereden bilebilirdim görüşmeyi 5 kişiyle yapacağımı ve “Sence, İspanya’nın gerçekliği nedir?” gibi bir soru geleceğini.

Haydi, buyurun simdi, buradan yakin!

Ağustos 2010

Perşembe

İnsanın aklına AGH düşerse…

Avrupa Gönüllü Hizmeti’ni (Bundan sonra "AGH" diye anacağım) ilk duyduğumda sanıyorum 2005 yılıydı. Her şey bir an önce olsun telaşımdan ötürü AGH’yi ilk duyduğum gün; gece geç saatlere kadar internet sitelerini kurcalamıştım. Ertesi gün sabahın köründe kalkıp yeniden bilgisayarın başına geçmem de aynı tezcanlılıktandı tabi.

Size de öyle olur mu? Çok hoşunuza giden bir şeyi ilk duyduğunuzda veya gördüğünüzde; almak, yemek, gitmek, görmek… istemez misiniz? Hemen ayaklanıp, alelacele hazırlık yapmaz mısınız? Bazen hazırlık dahi yapmadan tepetaklak atlamaz mısınız o şeye; her neyse? Ben biraz “öyle”yim sanırım. İlle de hemen olsun diyenlerdenim.

O gün işte… Çok heyecanlandım, içim kıpır kıpır… AGH diye bir şey var, para vermeden yurtdışına gidebiliyorsun. “Vay be” dedim, “Daha ne olsun?!” Eşe dosta, ona buna söyledim; “Çok iyi bi’şey, siz de gidin”. Ama nedir AGH pek bilmiyorum esasen.

(Buarada AGH nedir bilmiyorum, Gençlik Programları'ndan bihaberim ya... ama nasıl olduysa araştırmaya en doğru yerden, Ulusal Ajans'ın sayfasından başlamışım :) Size de, öncelikle buraya bakmanızı öneririm. AGH de dahil tüm programlar hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. TIKLAYINIZ) 

Bu gazla başladım proje bakmaya. Ama henüz bir özgeçmiş bile hazırlamamıştım. O zamanlar motivasyonum yüksek sanıyordum. Ancak benimki aniden gelen ve hızla sönen bir hevesmiş. Bir kaç gün (belki hafta) aynı hevesle internet sitelerinden araştırmalar yapmaya devam ettim. Tam olarak ne yapacağımı kestiremez bir hale geldiğimde; yoruldum, sıkıldım ve haliyle bıraktım.

AGH ile tanışmam işte böyle hızlı ve ani oldu. Baharda yaşanan gelip geçici bir kalp çarpıntısı gibi... Gerçek aşk değil yani. :)

Aradan tam olarak kaç ay geçti bilmiyorum ama yeniden bir vesile ile heveslendim. Tekrar başladım araştırmaya. Bu kez daha çok yol katettim. Artık bir özgeçmişim ve motivasyon mektubum vardı. O zamanlar iki kelam ingilizce konuşamayan (bilmeyen, korkan, çekinen... artık ne derseniz) ve bir paragraf yazıyı ingilizce yazamayan bendeniz bu iki dokümanı hazırlarken ne kadar zorlandım tahmin edersiniz. Ve o vakit ingilizce bilen arkadaşlardan yardım almak şart oldu benim için.

CV ve motivasyon mektubu yazmak zor geldi gelmesine ama asıl zor kısmı ondan sonra başlıyormuş; ben bilmiyormuşum. Sırada projelere başvurmak ve birinden kabul almak vardı. 

Tüm projeleri görebileceğim bir veritabanı olacaktı ama adresi neydi? Neden bu kadar uzundu bu link?! Her defasında google’a “EVS Database” yazmak suretiyle karşıma çıkan ilk linke tıklayarak ulaştım mevzu bahis siteye. (http://ec.europa.eu/youth/evs/aod/hei_en.cfm)

Başta projeleri uzun uzun dikkatlice okuyordum. Site ingilizce olduğundan; ben artık sözlükle yaşar oldum. Projelerin detaylarını anlamak için çok zaman harcıyor, beğendiklerime başvuruyordum.
Aradan günler geçiyor ama başvurduğum projelerden ya hiç cevap gelmiyor ya da kabul edilmiyordum. İş iyice can sıkıcı olmaya başladı benim için. “Kendi özelliklerin ve ilgi alanların için en doğru projeyi seçmelisin, sakın rastgele başvurular yapma” uyarılarına rağmen başladım her projeye başvurmaya. İspanya, İtalya, Yunanistan önceliğimden de vazgeçtim. Gelsin Polonya, gitsin Almanya… Hiç fark etmez, inat ettim, gideceğim.

Çılgınlar gibi sağa sola başvuruda bulununca hazırladığım excel listesinde başvurulan proje sayısı sütunu arttıkça arttı. En iyi mailler; “Bu dönem gönüllülerimizi seçtik, gelecek dönem için sizi değerlendirelim” tarzında mailler idi.

Böylece haftalar ve aylar geçti. Başlarda beynimi kurcalayan; “Herkes nasıl gidiyor? Niye olmuyor? Neden beni seçmiyorlar?” soruları bile artık zihnimden uçmaya başladı. Böylelikle ben, bir kez daha AGH sevdasından vazgeçmiş oldum.

Üzerinden epey vakit geçti. Haziran 2007’de üniversiteden mezun olup, iki ay sonra çalışmaya başladım. İşe girdikten hemen sonra Polonya’da bir kuruluştan çoook zaman önce başvurduğum bir proje için kabul maili almam beni ne sevindirdi ne şaşırttı. Artık iş hayatına atılmıştım, şimdi olmazdı, belki ileride yeniden düşünülebilirdi AGH ama şimdi değil.

O zamanlar bu mevzuya dair her ne kadar “Mazi kalbimde bir yaradır” demeyi kendime uygun görmüş olsam da; şimdi “İyi ki” diyorum, “İyi ki öyle olmuş her şey…” Zira nereden bilecektim her şeyin bir süre sonra tam benim istediğim gibi gelişeceğini.

Her şey kendi zamanını bekliyor, pişiyor, sabrediyor ve sırası geldiğinde atıyor kendini sahnelere. Ah bir de biz biraz sabretmeyi bilsek. Olmaz sandığımız şeyler nasıl da bir bir oluyor! İlk heveslerimiz birer tohum gibi saçılıyor evrene ve biz hakikaten çok istediğimizde gelip bizi buluyorlar.


İşte bu yüzden Agata’yla tanışmam anlatılası benim için…


Agustos 2010